|
En çok güneş batarken anlatır kendini dağlar.
Üstlerinde ter ter tepinen güneşe öfkelerinden
olacak, dağlar gün ortasında göstermez başlarını. Ne
kadar yukarı çevirsen de yüzünü, ne kadar siper
etsen de avcunu gözüne bir türlü tam bakamazsın en
tepeye, göstermezler.
Uzaklarda bir yerlerde, bir dağın tepesinde, bir
evin içindeyim şimdi. Yeni bir kitap için geldim,
kaçtım şehirden. Darısı sizin de başınıza.
Uzun süre yazmaktan sırtım çok ağrıyınca ara
veriyorum 10-15 dakika. O zaman dağlara bakıyorum.
Bu yazıyı şimdi o aralardan birinde yazıyorum.
Dağlara baka baka şehre mektup atıyorum.
Düşünüyorum da, belki de tarih boyunca hep böyleydi.
Dağlar ve kayalıklar hep kaçakları karnında gizledi.
Kaya evleri var şimdi baktığım dağlarda.
İlk Hıristiyanlar zalim zalim Roma imparatorlarından
kaçmak için ta oralara çıkmışlar. Düzenin zulmünden
tarih boyunca kaçanlar dağları seçmişler. Denizlerin
ortalarındaki adalara değil, uzak şehirlere değil,
yeryüzünün en nemrut kucağına gitmişler.
Küçük tanrılar
Denize bakmayı sever çoğu insan. Lebiderya evler o
kadar pahalı bu yüzden. Niyeyse, denize bakmak iyi
etmiyor beni. Beni tedavi eden bir tek dağlar,
kayalıklar.
Tuhaf bir güven hissi, anlaşılmaz bir huzur.
Düşünüyorum da şimdi, belki insanlar daha
başlangıçtan beri o yüzden tanrıları oralara,
tepelere yerleştirmişler.
Tanrı sofraları var baktığım dağlarda, düz tepeler.
Kayalar kızardıkça güneş batarken tanrılar
efkârlanıp eski aşklarından bahsediyor olmalılar.
Mavi bir pervanesi olan bir böcek uçuyor önümden.
Hayret etmeyerek geçen zamanda yaşlanır insan.
Yaşlanmamak için takılıyorum böceğin peşine,
çınarların arasında kaybolup dağa çeviriyor
dümenini, mavi.
Düşünüyorum da acaba, eski tanrılar ne
büyüklükteydi? Dağlardaki bu sofralarda yemek
yedikleri var sayıldığına göre bizim şimdiki
tanrılarımızdan küçük, birer dev büyüklüğündelerdi.
Öyle değil mi? İnsanın aklı büyüdükçe büyür
tanrılar. Belki de eski tanrılar bizimkiler kadar
kocaman değillerdi.
Örümceğin teki, işini bitirmiş tam bakarken ağına,
yağmur atıştırıyor. Damlalar ağın üzerinde asılı
kalıyor. Bir sürü küçük damla, ağın düğüm
yerlerinden sarkıyor. Belki aşağıda bir böcek, bir
kurtçuk yukarı baktığında onu gökyüzü sanıyor.
Damlalar ağa takılmış yıldızlar gibi duruyor.
Belki bizim baktığımız gökyüzünde de tanrıların
gönderdiği bir yağmurun ışıklı damlaları takılı
kalıyor, yıldızlar tanrıların damlalarından oluyor.
Tanrıları çok büyüttüğümüz için artık onlar dağlarda
değil, gökyüzünde oturuyor. Eski evlerinden
kovduğumuz için onları artık onlar tepelerdeki
sofralarda yemek yiyemiyor. Bu yüzden kahkahaları
kulağımıza gelmiyor.
Tanrı sözü
Eski bir Türk atasözü imiş:
"Kötü periler denizlerde, iyi periler dağlarda
gezer."
Dağlarda iyilikle ilgili bir şey var. Yeni tanrılar
da bunu biliyorlar. O yüzden insanoğluna bir şey
söylemek istediklerinde, hatırlayın, hep öyle olur,
insanlardan birini seçip dağlara çağırırlar.
Acaba şimdi o tanrılar, dağın eteğinde dururken ben,
bazen yazmakta güçlük çekerken, beni de yanlarına
çağırıp birkaç cümle söylerler mi?
Düşünüyorum da acaba, tanrıların seçtikleri
insanoğlunun kulaklarına fısıldadıklarından ne
kadarını biliyoruz biz.
Belki de tanrı kelamının bir kısmı tepelerden aşağı
inerken dinleyen, yolda kırıldı. Olamaz mı?
Belki de dağlar akşam olurken bu yüzden bu kadar
güzelleşiyorlar. İnsana, hâlâ duyulmamış bir tanrı
sözü olduğunu hatırlatıyorlar...
|